Hafızasız Adam
5 Nisan 2015 Pazar
Koku, Açıklanamaz Bir Şekilde
Patrick Süskind ile tanışmamı sağlayan kitap olan Koku, muhtemelen birçoğumuz için de aynı özelliği taşıyor. Gerçi "Patrick Süskind" ismi hala fransız gelse de bana dili gerçekten fransız... Belki de çok Fransız yazar tanımadığımdan, bir Jean Baptiste bir Marcel Proust bekliyorum, mazur görün. Kitabı okumaya başladıktan sonra ilk 10 dakika karnımda kelebekler uçuştu, sevgilisiyle mesajlaşan liseli aşıklar gibi baktım kitabın sayfalarına, mükemmel bir başlangıç yapmış, belki şimdiye kadar okuduklarımın en iyisi. Üslubunu okuyacağım sanırım demeye başlamıştım ki konu kokmaya başladı, buram buram hem de. Bir yapıtın, insan da dahil, her yönden mükemmel olmasını kabullenemeyen yapımızdan dolayı önyargıyla yaklaştım başta biraz, konusu güzelse dili kötüleşecektir illa dedim ama son beş sayfaya geldiğimde iç burukluğu yaşadım. Eleştiriden çok hayran yazısı gibi oldu bu, kötü bir şeyler de mi söylemem lazım, peki. Kapak tasarımı yakışmıyor Koku'ya, Can bunun için bir şeyler yapmalı, Kafka'ya ya da Marquez'e yaptıkları gibi..
31 Aralık 2014 Çarşamba
Uzaklardan Gelen Bir Melodi
İmkansızın Şarkısı, sevdiğim adam Murakami'nin bilmem kaçıncı romanı, ama benim okuduğum ilk romanı olması hasebiyle beynimde hep ilk romanı olacak yer edecek. Bir yazarın ilk romanını okuduğunuzda onun hakkında söyleyecek çok sözünüz olur, evet benim de var ve şu an sabırsızlanmaktayım.

Murakami nasıl bir adam benim gözümde onu anlatmak istiyorum önce, yeni tanıştık malum. Öncelikle tam bir Japon, yani aklımdaki Japon tanımının tıpkısının aynısı. Peki nereden oluştu benim aklımdaki Japon tanımı, elbette "Anime" denen sanat harikalarından. Zaman kavramı kendine özgü, etik ve ahlak anlayışı kendine özgü, karakterleri kendine özgü Japon çizgi dizileri, çizgi dizi demek doğru olmaz aslında, çizgi dizinin kendisine hiç benzemeyen abisi. Muarakami'nin kalemi buram buram cinsellik kokuyor, ama su içer gibi anlatıyor cinselliği, sorgulamadan heyecanlanmadan en çıplak haliyle. Belki de olması gereken odur kim bilir. Etik anlayışı ürpertici, karakterler aklıllarından geçenleri en çıplak haliyle döküyorlar ortaya, yer yer buzlu su etkisi yapabiliyor.
Kitaba gelirsek İmkansızın Şarkısı deliliği ve ne kadar kolay delirebileceğimizi anlatıyor. Hatta kitabın içinde kaybolunca bir ara her an delirebileceğim sanrısına kapıldım, en ufak kızgınlığımda "zembereğim boşalacak" sandım. Sanırım olmadı öyle bir şey, ya da ben öyle zannediyorum.
28 Aralık 2014 Pazar
Uzun Yalnızlık, Umutsuz Yalnızlık, Yüzyıllık Yalnızlık

Marquez geçenlerde öldü bilirsiniz, başımız sağolsun. İki oluyor bu, kitabını alıp rafa kaldırdığım adamlar dalga geçercesine gidiyorlar. Metin Kaçan da Ağır Roman'ını okumaya başlayamadan birkaç gün önce gitmişti. Dalga geçiyor olabilirler gerçekten, yazdıklarını bize açıklamadan giderek, hadi size kolay gelsin dercesine, ya da daha açık bir ifadeyle "Çok beklersiniz"
Yüzyıllık Yalnızlık şüphesiz ki Marquez'in güzelliği en çok tartışılan kitabı. Yere göğe sığdıramayanlarla aşırı basit ve saçma bulanların sayısı yarışır. Ben anladığım kadarıyla bile mest oldum, ki anlatılmak istenenlerin yarıdan fazlasını anlamadığımı düşünüyorum. Kitap çok uzun bir zaman diliminden bahsediyor, ne anlattığına tabi ki girmeyeceğim ama başında anlayacaksınız zaten, öyle bir iki nesli kapsayan bir kitap değil, insanlık tarihine kucak açmış resmen. Gelgelelim o kadar ilgi çekici şeyler yazılmasına karşın beni büyüleyen ne simya tarihi ne de insanlığın evreleri oldu. Ben Marquez'in yüzyıllar boyu süren o gizli yalnızlığı sırıtarak anlatmasını sevdim. Son satırları okuyup kitabı dizlerimin üstüne kapattıktan sonraki hislerimi açıklayamayacağımı bildiğim için sadece sevdim diyorum. Efendim kitap Kolombiya tarihinden bahsediyormuş da içinde birçok siyasi mesajlar varmış da.. Marquez yazarken bunları düşündü mü, alttan alttan kitabına işledi mi bilinmez, kendisi de artık bize söyleyemez, ama dediğim gibi saf cahil olarak başladığım yolda sadece anlattıklarını dinleyerek dünya tarihini baştan yazdım kafamda.
Marquez'in o dünyasında yaşamak istemezdim ama o dünyada ölmek isterdim
Oğullar ve Babalar ve Alper Canıgüz

Canıgüz oğulları anlatıyor, ve onların babalarıyla olan garip ilişkilerini. Bunu beş yaşında bir veletin ağzından yapıyor, okuduktan sonra velet demeye diliniz varmayacak tabi. Büyümüş de küçülmüş tipleri sevmiyorsanız kitaba hiç bulaşmayın demeyeceğim, normalde derdim ama Alper Kamu için bi istisna yapabilirim. Kullandığı isim de hoş çağrışımlar yapıyor, Alper Kamu.. Camusvari
Hikayemiz bir miktar polisiye aslında, hatta ara ara polisiye, edebiyatın önüne de geçiyor. Polisiye edebiyatın bir parçası değil midir zaten? derseniz, girmiyorum bu tartışmaya. afilifilintalar'ın izinden gitmiş Canıgüz, hızlı yaşa genç öl cesedin yakışıklı olsun. Az betimleme çok olay ama müthiş bir tat. Güzel adamsın vesselam.
14 Ağustos 2014 Perşembe
DELİDUMAN, ufak harflerle

Emrah Serbes'in en iyi işi demek biraz iddialı olur, en güncel eseri derken çok rahatım ama. En son kitabı olduğu için demiyorum bunu, yazıldığı zamana göre kıyaslandığında bu kadar yakın geçmişi anlatan bir kitap okumamıştım daha önce. Yazarların yarışmaktan çekindiği bir kulvar bu, daha çok dikkat ve özveri gerektiriyor, çünkü hata kaldırmaz yakın geçmiş, hele bu kadar yakınsa..
Serbes, hayatı dumanlı bir kafayla yaşayan deliduman bir ergenin gözünden anlatıyor hikayesini. Çağlar, olayları kendine göre yorumlayan, öyle olduğunu kendine itiraf edemeyen bir kaybeden. Kız kardeşine olan aşkı o kadar büyük ki, kızı merak ederken ölebilir ya da ondan tiksinebilirsiniz, size kalmış. Olaylar Çağlar, kız kardeşi ve Çağlar'ın vakur ama ara ara salaklığından şüphe ettiğim garip arkadaşı arasında gelişiyor. Peki nerede mi gelişiyor, bir yetenek yarışmasında, YouTube'da ve yıkık dökük Taksim'de. Serbes Taksim Gezi Parkı'nı anlatmış. Korkmayın, olayın siyasi sebeplerini falan anlatmayacak size. Gezi Parkı'nda hayatı anlatacak size, kendi de oradaydı çok iyi biliyor o günleri, çok da güzel anlatıyor. Birçok güzel tercihi var yazarın, ama bence en güzeli başrol seçimi olmuş. Gezi Parkı olayları orta yaşlı bir insanın ya da bir yaşlının gözünden anlatılsaydı bu kadar etkilenmezdim. Olaylar deliduman, çokbilmiş ama aslında boş beleş bir ergenin gözünden anlatılıyor, Serbes asla müdahale etmiyor, çocuk yer yer sinir bozucu olsa da.
Olaylar taze taze, geçmişe ya da geleceğe götürmüyor sizi satırlar, sadece bugün var, nefes aldığını hissediyorsunuz.
Kapak tasarımını beğendim, sade ama tatmin edici. Michael Jackson sayesinde çok da havalı. Fonta bayıldım, yan kapaktaki turuncular kütüphanenize farklı bir hava katacak.
Serbes'in dili her zamanki gibi rahat, kasmıyor. Biliyoruz zaten bunu.
Keyifle okudum, şu olmasaymış iyi olurmuş dediğim tek bir satır bile olmadı. Emrah Serbes şaşırtmadı beni açıkçası, daha azını beklemezdim ondan. Hayranlığın getirdiği o vakur tavırla kitaba bıraktım kendimi. Bir romandan başka ne beklentim olabilir ki zaten.
Bir Boksörün ve Bir Böceğin Hikayesi
Evet şuna bir açıklık getirelim önce, boksörlüğü seçmiş bir böceğin hikayesi değil bizimkisi... 1.50 boylarında, eşcinsel, ağzı bozuk yahudi bir boksörün (evet cüce kendisi) ve hitler aşığı, soylu bir aile mensubu, arı ırk yaratma inancı taşıyan bir böcekbilimcinin hikayesi.
Ned Beauman kitabında Hitler'in felsefesine, arı ırklara, böcek türlerine ve adlandırılmalarına, eşcinsellerin sevişirken ne hissettiklerine ve garip hastalıklara değinmiş, ama hiçbirini irdelememiş bizi merakta bırakmak için. Kitabı okurken yer yer mideniz bulanabilir, cinsel tercihinizi sorgulayabilir, ya da cinsellikten tiksinebilirsiniz. Ama birçok garip hayat tanıyacaksınız, kitapta en çarpıcı bulduğum nokta tam olarak bu oldu. Karakter sayısını hatırlamıyorum, ama hafızasız adamın hafızasında tutamayacağı kadar çoklar. Hepsinin de absürd bir tarafı var, kitabın ortalarına geldiğinizde kitabı sadece yeni absürd karakterler tanımak için okuduğunuz hissine kapılabilirsiniz, bende öyle oldu. Demek istediğim, kitap sıkıcılıktan uzak. Kitapta tek bir hayat yok, birbirinden bağımsız karakter topluluklarının yaşadığı farklı hayatlar var. Çok küçük kesişme noktalarıyla bağlanıyor bu hayatlar birbirlerine. Bu hayatlardan biri boksör ve böcekbilimcimizin hayatı; yaşadıkları karmaşık aşk ve garip fantezileri. Bir diğeri soylu faşistlerin hayatı; faşistlerin düşünce yapısını gözlemleyeceksiniz, güzel bir deneyim oldu benim için. Sonuncusu da tiksinç bir hastalığa sahip, blog yazarı asosyal bir koleksiyoncunun hayatı. Bu hastalığın ona neler yaşattığını kendi ağzından dinliyoruz, eğlenceli bir adam kendisi.
Zamana gelirsek, kitap 3 farklı zamanda geçiyor, anlamak biraz güç olabilir başlarda. Paniklemeden okumak lazım, Beauman dağıttığı olayı kendi topluyor, sizi çok uğraştırmıyor.
Kitabımız Guardian İlk Roman ödülünü alacak gibi yapmış ama almamış, finallerde kaybetmiş. Hakkı yenmiş mi bilmiyorum, kazanan romanı okumak lazım önce. Her neyse, ilk roman olarak başarılı iş çıkarmış Ned abimiz.
Baskı güzel, Domingo'ya güveniyoruz zaten. Kapak tasarımı çok hoş, pastel renkler seçilmiş, kaliteli hissi veriyor. İlk ve son sayfalardaki böcekler ve boks eldivenleri sevimli olmuş.
Çevirimiz güzel, yazım hatası ya da anlatım bozukluğu göremedim pek. Cümleler fazla uzayabiliyor bazen ama çevirmenden kaynaklandığını sanmıyorum. İngilizler hep yapıyor bunu.
Sonuç olarak okuyun efenim, olmuş bu.
Ned Beauman kitabında Hitler'in felsefesine, arı ırklara, böcek türlerine ve adlandırılmalarına, eşcinsellerin sevişirken ne hissettiklerine ve garip hastalıklara değinmiş, ama hiçbirini irdelememiş bizi merakta bırakmak için. Kitabı okurken yer yer mideniz bulanabilir, cinsel tercihinizi sorgulayabilir, ya da cinsellikten tiksinebilirsiniz. Ama birçok garip hayat tanıyacaksınız, kitapta en çarpıcı bulduğum nokta tam olarak bu oldu. Karakter sayısını hatırlamıyorum, ama hafızasız adamın hafızasında tutamayacağı kadar çoklar. Hepsinin de absürd bir tarafı var, kitabın ortalarına geldiğinizde kitabı sadece yeni absürd karakterler tanımak için okuduğunuz hissine kapılabilirsiniz, bende öyle oldu. Demek istediğim, kitap sıkıcılıktan uzak. Kitapta tek bir hayat yok, birbirinden bağımsız karakter topluluklarının yaşadığı farklı hayatlar var. Çok küçük kesişme noktalarıyla bağlanıyor bu hayatlar birbirlerine. Bu hayatlardan biri boksör ve böcekbilimcimizin hayatı; yaşadıkları karmaşık aşk ve garip fantezileri. Bir diğeri soylu faşistlerin hayatı; faşistlerin düşünce yapısını gözlemleyeceksiniz, güzel bir deneyim oldu benim için. Sonuncusu da tiksinç bir hastalığa sahip, blog yazarı asosyal bir koleksiyoncunun hayatı. Bu hastalığın ona neler yaşattığını kendi ağzından dinliyoruz, eğlenceli bir adam kendisi.
Zamana gelirsek, kitap 3 farklı zamanda geçiyor, anlamak biraz güç olabilir başlarda. Paniklemeden okumak lazım, Beauman dağıttığı olayı kendi topluyor, sizi çok uğraştırmıyor.
Kitabımız Guardian İlk Roman ödülünü alacak gibi yapmış ama almamış, finallerde kaybetmiş. Hakkı yenmiş mi bilmiyorum, kazanan romanı okumak lazım önce. Her neyse, ilk roman olarak başarılı iş çıkarmış Ned abimiz.
Baskı güzel, Domingo'ya güveniyoruz zaten. Kapak tasarımı çok hoş, pastel renkler seçilmiş, kaliteli hissi veriyor. İlk ve son sayfalardaki böcekler ve boks eldivenleri sevimli olmuş.
Çevirimiz güzel, yazım hatası ya da anlatım bozukluğu göremedim pek. Cümleler fazla uzayabiliyor bazen ama çevirmenden kaynaklandığını sanmıyorum. İngilizler hep yapıyor bunu.
Sonuç olarak okuyun efenim, olmuş bu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

